MENÜ

Adana BarosuKomisyonlarCMKSEMYön. Kur. Top. GündemleriAdli YardımAvukat Hakları MerkeziBaro MeclisiBasında Yer Almış HaberlerMevzuatMeslek İlke ve KanunlarıEtkinlik TakvimiYargıtay KararlarıBilgi BankasıMazeretli Hakim - Savcı ListesiİletişimBaro Hesap Numarası

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi

 

10 Aralık 2012 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin kabul edilişinin 64. yıldönümüdür. 10 Aralık 1948'de, Paris'te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda kabul ve ilan edilen Evrensel beyanname, ülkemizde de 06.04.1049 tarikli Bakanlar Kurulu kararı ile "...okullarda ve diğer eğitim müesseselerinde okutulması ve yorumlanması ve bu beyanname hakkında radyo ve gazetelerde münasip neşriyatta bulunulması" istenmiş insan hakları alanını en prestijli belgesidir. 

Bildirge'nin, insanların temel hak ve özgürlüklerini koruma altına almasına rağmen, insanlığın hala özgürleşemediğine, devletlerin, kendi yurttaşlarının veya farklı coğrafyalardaki halkların temel haklarını ve özgürlüklerini ihlal ettiğine; bu hakları ve özgürlükleri tanımadığına tanıklık etmekteyiz. Dünyanın büyük bir kısmı, hala militarist, anti-demokratik, baskıcı ve oligarşik sistemlerle yönetilmektedir. 

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin Birleşmiş Milletlerce kabul ve ilan edilişinin üzerinden 64 yıl geçti. Etkileri güçlü olmakla birlikte, Bildiri'de yer alan haklar ve özgürlüklerin yaşama geçirilmesi açısından bakıldığında, insanlığın hala özgürleşemediği; devletlerin, halkların insan hakları ve özgürlüklerini çeşitli bahanelerle kısıtladığını; bu hakları ve özgürlükleri tanımadığını, iç hukuklarına yansıtmadığını; yansıyan durumlarda da, büyük çoğunluğu ile uygulamaya geçirmediğini gözlemliyoruz. İkinci Dünya Savaşı'ndan

sonra, bir üçüncü dünya savaşı yaşanmamakla birlikte, İkinci Dünya Savaşı'nda ölen insan sayısından daha fazla insanın, bölgesel, ikili ya da iç savaş ve çatışmalarda yaşamlarını yitirdiği görülmektedir. "Arap Baharı" adlandırılmasıyla başlayan Ortadoğu halklarının yeniden dizayn edilmesi sürecinin tüyler ürperten görüntüleri ve sesleri evimize, işyerimize doluyor. 

11 Eylül'den sonraki süreçte, insan hakları ve özgürlükleri anlayışında ciddi aşınmaların yaşandığını, güvenlik gerekçesiyle özgürlüklerin engellendiğini gözlemlemekteyiz. Özgürlük ve haklar kavramının yerini "salt güvenlikçi" ve yurttaşlara saygı gösterilmeyen bakış açısı almıştır. 

İnsan Hakları Evrensel Bildirisinde koruma altına alınan haklara ve özgürlüklere rağmen, ekonomik ve sosyal haklar açısından, tüm dünyada tam bir eşitsiz gelişmenin yaşandığını, dünyada üretilen toplam mal ve hizmetlerin yoksul halklar ve ülkeler aleyhine

bir durumu yansıttığını ve bunun derinleştiğini bilmekteyiz. Dünyada yoksulluk ve açlık hızla artmaya devam etmektedir. Dünyada yaşayan 6 milyardan fazla insanın büyük çoğunluğu, eğitim ve sağlık olanaklarından yoksun, insan onuruna aykırı koşullarda yaşamaktadır. 

Değerli Basın Mensupları, Evrensel Bildiri'nin 64. yılında, ülkemizde farklı alanlarda ciddi insan hakları ihlalleri yaşanmaktadır. AB' ye uyum yasaları ve 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği çerçevesinde birçok olumlu değişiklik yapılmasına rağmen, sistemin egemen iktidar anlayışı anayasal ve yasal çerçeve olarak otoriter olma özelliğini korumaktadır.  2012 Yılında, insan haklarının kurumsallaşması açısından yasal düzlemde çalışmalar yapılmış, İnsan haklarının korunması ve geliştirilmesi konusunda çalışmalar yapmak üzere Türkiye İnsan Hakları Kurumu kurulmuş ve üyelerinin ataması gerçekleştirilmiştir. Ancak gerek bu kurumun yasallaşması sürecinde ve gerekse yapılan atamalarda otoriter yapı etkisini göstermiş, yasanın hazırlanması sırasında yasaya yönelik eleştirilerin hiçbiri iktidar tarafından dikkate alınmamış, yasalaşma sürecinde de yine iktidar parlamentodaki çoğunluğuna dayanarak adeta "Ben yaptım oldu" anlayışıyla bu kurumu yasalaştırmıştır. Bu yasada yada tum yasalarda yapım sürecindeki bu anti demokratik yaklaşım kabul edilemez.

Türkiye İnsan Hakları Kurumu ile amaçlanan "idarenin her türlü eylem ve işlemlerinin uluslararası insan hakları standartlarına uygunluğunun sivil toplum eliyle incelenmesi ve değerlendirilmesi" dir. Ancak siyasi iktidar, "kendi sivil toplumunu da kendi yaratma çabası içerisinde olduğundan "sivil denetim" olanağı daha baştan devre dışı kalmıştır. 12 Eylül 2010 referandumunda yapılan Anayasa değişikliği ile anayasal statüye kavuşturulan Kamu Denetçiliği Kurumu 16 Haziran 2012 tarihinde kurulmuş ve Kasım ayı

sonlarında Başdeneçti ve denetçilerin seçimi yapılmıştır. "Kamu hizmetlerinin işleyişinde bağımsız ve etkin bir şikâyet mekanizması oluşturularak, idarenin her türlü eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışlarını; insan haklarına dayalı adalet anlayışı içinde, hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönlerinden incelemek, araştırmak ve önerilerde bulunmak" amacı taşıması gereken bu kurumda daha kurulduğu ve baş denetçisinin seçildiği andan itibaren, amaçlanan görevi yapmaktan uzak, iktidar yanlısı bir görünüm almıştır. Bu görünüm ve algı bile başlı başına bu kurumu; işlevsiz kılmaya, İl ve İlçe İnsan Hakları Kurullarının düştüğü duruma düşürmeye adaydır.

 2012 yılında Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapılması yolu da açılmıştır. 23 Eylül 2012 tarihinde Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvurun hakkının başlaması üzerine Anayasa Mahkemesi Başkanı'nın "Başvuruların yüzde 1 veya yüzde 2'sini kabul edilebilir bularak bakma hedefimiz var."şeklindeki açıklaması göz önüne alındığında, başlayan bireysel başvuru hakkının işlevi konusunda yurttaşlarda haklı kuşkular oluşmuştur. Bu yaklaşıma karşı Baroların "Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak ve korumak, bu kavramlara işlerlik kazandırmak" görevi daha da yakıcı hale gelmiştir. 

Değerli Basın Mensupları, 

Ülkemizde, ifade özgürlüğü önündeki engeller kaldırılmalıdır. Türkiye halen düşüncelerini açıkladığı için insanların yargılandığı ve cezalandırıldığı bir ülke olmaktan çıkarılmalıdır. İnançlar alanı, devletlerin değil, bireylerin özgürlük alanıdır.Laik devletin dini

olamaz. İnanç özgürlüğü alanı siyasi rant alanı olmaktan çıkarılmalıdır. Türkiye Ceza Mevzuatı'nda kişi güvenliği ve özgürlüğü hakkına aykırı düzenlemeler bulunmaktadır. Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 100. maddesinde kişilerin rahatlıkla tutuklu

yargılanmalarını sağlayıcı hükümler bulunmaktadır. CMK'nın 100. maddenin 3. fıkrasında "katalog suç" olarak tabir ettiğimiz suç tiplerinden biriyle suçlanma halinde, kişilerin tutuklanma koşullarının var sayılabileceğine ilişkin hüküm otomatik tutuklama

maddesi olarak uygulanmaktadır. Mevzuatın kötü olmasının yanı sıra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihatlarına da uyulmamaktadır. Bu nedenle binlerce insan tutuklu yargılanmaktadır. 

Ülkemiz, cezaevlerinde insanların ölmediği, öldürülmediği, kendilerini açlık grevi ve ölüm orucu eylemine başvurma zorunda hissetmediği, insanların tek kişilik hücrelere ya da cezaevlerine kapatılarak tecrit ve izolasyon koşullarında tutulmadığı bir ülke olmalıdır. 

İnsan haklarına saygılı, demokratik, yurttaşlarının temel hak ve özgürlüklerinin güvence altında olduğu bir ülke olarak dünya halklar ailesi içerisinde onurlu yerimizi almak istiyorsak, siyasi iradenin yapacaklarının takipçisi olmak zorundayız. 

Tüm dünyada ve ülkemizde İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde amaçlanan barışın temelini; özgürlük, eşitlik, adalet, kardeşlik değerleri oluşturur... Ekonomik, sosyal ve  kültürel haklar oluşturur... Dünya barışının da, iç barışların da temeli bunlardır. 

Tüm İnsanlığın binlerce yıllık kazanımları ışığında, bir kilometre taşı niteliğimde olan Everensel Bildirge ile artan haklara ve özgürlüklere sahip olma ve bu hakları özgürce kullanma ve geliştirme özlemi, üzülerek belirtmek isteriz ki, özlem olmaya devam ediyor.

Ama tüm bu olumsuzluklara rağmen, daha özgür bir dünyanın ve daha özgür bir Türkiye'nin mümkün olacağına inanıyoruz.

 

ADANA BAROSU İNSAN HAKLARI KOMİSYONU

 

Facebookta Paylaş